|
ARJANTİN TANGO
Her ne kadar ışıltılı dans salonlarında yapılsa da, tango Buenos Aires'in
kenar
mahallelerinde ortaya çıkmıştır. 1800'lü yıllarda Buenos Aires'e yerleşen milyonlarca
göçmenin buraya kendi müziklerini, örf ve adetlerini beraberinde getirmesiyle hüzünlü
serüvenine başlayan tango, büyük ümitlerle
topraklarını terkeden, kendilerini büyük kentin karmaşası içinde bulan bu insanların duygularıyla ortaya çıkıyor.
Bu yıllarda yaşanan göçün olumsuz sonuçları, düş kırıklıklarını da beraberinde
getirir. Göçmenler Tango ile bu hayal kırıklıklarını, öfkelerini, kavgalarını,
aşklarını,
yalnızlıklarını ve tutkularını kısacası hayatlarını anlatıyorlardı.
Tango müziği, onların
yalnızlıklarını ve öfkelerini bir kat daha artırıp bir
keder ve ölüm dansı olarak kabul
edilirken, günümüzde de tutkunun ve aşkın
dansı olarak efsaneleşiyor.
Başlangıçta flüt, gitar ve kemandan oluşan üç - dört kişilik müzik
topluluklarının
eşliğiyle yapılan bir halk dansıyken daha sonra gitar yerini
piyanoya bırakır ve flüt de
yaklaşık 1870'te Almanya'dan gelen bandoneon ile
yer değiştirir.
Tango, Arjantin'de zengin kesim tarafından bir alt kültür olarak kabul edilip
aşağılanır hatta uzun bir süre yönetim tarafından yasaklanır. Ancak 20.yy'ın
başlarında
Paris'te dans eden tarım işçilerinin elde ettiği başarı sayesinde
tango ilk önemli adımını
atar. Bugün tango otoriteleri ilk olarak
Carlos Gardel'in 1917 yılında her türlü argo ve
erotizmden uzak sözlerle smokin
giyerek tango söylemesinin müziği yavaş yavaş üst
tabakalara doğru tırmanışını
hızlandığını tartışmasız kabul eder. Parislilerin bu dansa olan ilgisi Arjantin
sosyetesinde tangonun önemsenmesini sağlar.
Tangonun kelimesinin kökeni: Tango adının Afrika tamtamlarının çıkardığı
"tan-go"
seslerinden, ya da Latince dokunmak anlamına gelen "tangere" fiilinden
türediği sanılmaktadır.
TÜRKİYE 'DE TANGO
İlk durak olarak Avrupayı seçen tango çok geçmeden Türkiye'de de ortaya çıkar.
Arjantin Tangonun aşk, tutku ve erotizm dolu tarzına karşın 1920'lerin
ortalarında
Türkiye'de duyulmaya başlayan tangolar sözleriyle masum ve platonik
aşkları anlatan
ve
Türk müziğinden esintiler taşıyan melodileri ile uzun yıllar
müzik yaşantısının tek egemeni
oluşurlardır. Bu aşamada Necip Celal'in 1928
yılında yazdığı ilk tangosu "Mazi"nin 1932
senesinde Seyyan Hanım tarafından
plağa okunması ile başlayan sürecin etkisi
yadsınamaz. Türkiye'de duyulmaya
başlayan ilk tangolar Avrupa tangolarıdır. Arjantin Tangoları ise bir gurup
müzisyen ve amatör meraklılar tarafından izlenir ve yaşatılır. 1938-1951
seneleri arasında Türkiye'de konserler veren Eduardo Bianco Orkestrası,
İstanbul Park Otel Orkestrası ve onun Arjantinli bandoneonisti Tapia Colman
bu sevginin temelinin oluşmasında önemli bir rol oynar. Bunların dışında
bandoneonist, orkestra şefi ve düzenleyici Orhan Avşar'ın da Türkiye'de
tango sevgisi üzerinde çok ciddi bir etkisi olduğunu söylemeden geçmemek
gerekiyor. Tango bir dönem Türkiye'de öyle sevilmiş ki, aslında eski ve
unutulamayan bir sevgiliyi anlatıyor olmasına rağmen La Cumparsita düğünlerin
vazgeçilmez açılış parçası olmuştur.
(derlemedir)
|
TANGOYA DAİR
“Erkek kadına tuzaklar kurar. Kadın da o tuzaktan kurtulmaya çalışır. Tango budur!”
Eskiden ağzının üzerine siyah bir marti konmuş gibi duran bıyıkları olan, sonra herkesi endişelendiren maceralarını yaşamak için, martıları kesip çok uzaklara giden bir adam bir gece böyle demişti. Ardından da eklemişti:
"Ayaklarıma bakma; tuzağa düsersin. Göğsümü izle! Göğsüm kuracağım tuzağı ele verecektir. Tangoda ayaklar bir ayrıntıdır! Bu, tuzakların dansıdır."
Sonra bir gece bütün kadınlarla dans edip, her birini tuzaklara düşürüp... Bununla yetinmeyip Tom Waits çalarken bir adamla gitgide daha çok erkekleşerek, sanki sonu ölümle bitecekmiş gibi tango yapıp... Martıları alıp sonra, yine çok uzaklara gitmişti.
Tekinsiz danslar
Zaman geçti. Birbirlerini ayaklarına bakarak, etamin işler gibi tango yapanları gördüm. Tuzak kurmayı beceremeyen adamlar, kurulamayan tuzaklarla cebelleşen kadınlar gördüm. Evli çiftlerin ehlileştirilmiş tango dersleri için birbirlerini hırpaladığını, çoktan ele geçirilmiş, teslim olmuş kadınların, kurulmaktan çoktan vazgeçilmiş tuzaklara düşmemeye çalışıyormuş gibi yaptığını gördüm. Bu "pis" dansı, "temizlemeye" çalıştıklarını seyrettim. Bütün bu ehlileştirme çabalarına rağmen her tango dersinin tekinsiz hikayelerle son bulduğunu duydum hep. Tangonun "bir-ki üç" diye öğrenilse, "temizlense" bile tekinsiz bir şey olduğunu...
Tuzakların insanları
Oysa bazı danslar, bazı yaşları bekler. Birine, hiç yüzüne bakmadan bir şey diyebilmek için biraz ihtiyarlamalıdır insan. Tuzaklar oyununu sürdürme sabrı için biraz yaş almalıdır. Ayaklar, birbirine dolanmadan bir sabır oyununu devam ettirmek için kimi yollardan geçmış olmalıdır. Bu kadar efendice kederlenmek, bir keder dansı yapmak içın çalçene acılardan geçilmiş olmalıdır. Bir şeyi çok isteyip de yapmamayı bilmek gerekir tangonun "olması" için. Tango istemek ve istediğini belli etmemek dansıdır biraz. İstemek ve istediğine yaklaşmamakla ilgili. Denizcilerin Arjantin meyhanelerinde "kötü" kadınlarla beraber yarattıkları bu dansın asıl hikayesi, gidecek olanı istemektir. Tango kalıcı olanların değil, hep gidecek olanların dansıdır. Ele geçirilemeyenler arasında bir sessiz bir kavga... Beraber bir tuzağın koynuna düşmeyi çok isteyen ve bunu ilk kimin söyleyeceğini yoklayan bir kadınla bir adamın dansı... Çok korkan belli etmeyen iki kişinin birbirine meydan okuyuşu... "Sevdim de vermediler" ağlaşması değil, "Ben seni hiç sevmedim" yalanı. Kim önce dökülecek, kim önce teslim olacak sınanması...
Astor Piazzola çalıyor... Aklıma, giden denizcilerin tuzaklarına fena düşmüş, ama hiç düşmemiş gibi yapmış, iki memesinin arasından kan sızarken dönüp giden adama bir kere bile bakmamış kadınlar geliyor. Zor. Tango yapmak için biraz daha büyümek gerekiyor.
(derlemedir)
|